27 Ağustos 2011 Cumartesi

Dikkatimi Çekenler...

Çok uzun olmadığının farkındayım, fakat faydalı olmasını ve amacıma hizmet ediyor olmasını umuyorum yaptığım uzun yürüyüşlerin. Hayli kalabalık olan semtler arası yürüyüş yapıyorum. Şişli - Cevahir AVM önünden Taksim Tünele kadar uzun bir yürüyüş parkurum var ve bu yolu Karaköy üzerinden Eminönü'ne kadar uzatma amacındayım. Tabi bu yol üzerinde seyir ederken gözüme ilişen birçok şey oluyor. Farklı insanlar, farklı tipler, yeni mekanlar, harikulade yapılar vs vs... Tek başıma İstanbul'u keşfediyorum. Hiç konuşmadan, sadece gözlerimle ve adımlarımla izliyorum yolu. Kendimi gerçekten iyi hissettiğimi söyleyebilirim. Yaptığım son yürüyüş gününde karşıma çıkan enteresan bir görüntüden bahsetmek istiyorum. Taksim Gezi Parkının Elmadağ yönünde yol üzerinde bir tabela var. 'Modern WC' yazıyor üzerinde. Bu güzargah üzerindeyken, elinde profesyonel fotoğraf makinesi ile bu tabelayı fotoğraflayan bir adam gördüm. Komik geldi bana. Neyi düşünerek çekti acaba?
İstiklal caddesinde tam da Galatasaray civarındayken bir elinde telefon öteki elinde ise büyükçe bir kağıt olan tıknaz, kel, gözliklü bir adamın yürüdüğünü gördüm. Hafif bir rüzgar esiyordu, birden şiddetlendi ve adamın elindeki kağıdıda uçurdu. Adam şaşkınca kağıdın arkasından bakakaldı, daha sonrada kağıdın peşine düştü. Bu da beni güldüren bir manzarayıd. Daha nelere rastlayacağım acaba?

21 Ağustos 2011 Pazar

Bir Muhabbet Kusu...

İlk plağını dolduruyormuş, Şükrü Tunar'ın Bir Muhabbet Kuşu adlı paçasını okumuş. Sahneye ilk kez çıkıyormuş, Var mı Hacet isimli Hicaz şarkıyı okumuş. Kalpleri çoktan fethetmiş ve fethetmeye de her daim devam etmiş. Yıl 2011, yani Zeki Müren 80 yaşında ve o 1996 yılında yani 15 yıl önce aramızdan ayrıldı. Hala şarkılarının dinleniyor, sesini duyan insanlarda hüzün, neş'e ve sair birçok duygu içerisinde med-cezir yaşıyor olması asla bir rastlantı değil.
Eee böyleyken insan düşümeden edemiyor. Gerçek sanatçı kimdir, O nasıl biridir, ne yer ne içer, en önemlisi de hangi şarkıları söyler, ne kadar çalışır, işini ne kadar severek yapar? Bu soruları artırmak mümkündür sanıyorum. Bana göre gerçek sanatçı, zamana meydan okuyabilen, dur durak bilmeyen, çalışkan, ve güzel sesli olmalıdır. Tabi bu saydıklarımı şarkıcı olanlar hakkında söylüyorum.
Zeki Müren bamaşka bir sanatçıymış bana kalırsa. Piyasa şarkılarını okumayarak başlamış bu serüvene. Dede Efendiler, Itriler onun yoluna ışık tutan en büyük sanatçılar olmuş. Zeki Müren'in de zaman içerisinde bu serüveninde değişiklikler olmuş. Piyasa şarkılarını okumuş ve tabi daha sonra, -ki bu bahsedeceğim onun son sanat yıllarına tekabül etmektedir- birçok TSM sanatçısı gibi o da fantazi şarkılar okumaya başlamış. Ama herşey yakşıyor ona. Her zaman dinleyicilerini etkilemeyi başarmıştır Zeki Müren... Bir Zeki Müren bir daha gelmez, onun sanatının yakınından geçen biri bile gelmez zaten...
Boşuna dememişler, Giden Gelmiyor...

Bahar Meltemi...

Sıcak günler geride kaldı sanıyorum. Havaların fazla sıcak olması bana iyi gelmiyor, bunu biliyorum. Sıcak bile olsa tatlı bir rüzgar esmeli, bu olmazsa olmaz benim için. Ege'de denizin, rüzgarın, hanımelinin, begonyaların, portakalların kokularıyla insana adeta bir cümbüş yaşattığı bir yerde doğdum. O denizden gelen tuzun kokusu sarar ya insanı, büsbütün ruhunuza işler. İşte öyle bir yerden gelmiştim. Çakılıp kaldık İstanbul denilen, kimine saray kimine harabe olan bu şehrin bir ucuna bizde. İstanbulda olduğum sürece hayata dair benim için hiç birşeyin değişeceğine inanmıyorum.

Her yer insanla güzeldir elbetteki, lakin İstanbul insanı boğar bir vaziyette, artık şairlerin aşık olduğu, sevgililerin Çamlıcada birbirlerini beklediği, Küçüksu'da bir bakışmak için kendilerini feda ettiği şehir değil burası. Elbetteki güzel, ama bu kadar ağırlık İstanbula bile fazla geliyor eminim. Peki ya suç kimde? İstanbul İstanbul dedik de, Nasrettin Hoca demiş ya, 'Hırsızın hiç mi suçu yok?' var tabi, olmaz mı? Ne diye yığıldık hepimiz bu şehre? Mesela ben, Ege'de o minik şehrimde yaşasaydım ve belki birgün hayattan ümidimi henüz kesmemişken orada teslim etseydim ruhumu. Günlerimi dolduracak başka şeyler bulsaydım. Balık tutsaydım mesela ya da ağaçlardan meyveler, tarlalardan taze, güzel kokulu sebzeler toplasaydım. Bu kadar düşleyip bunca şey yazdıktan sonra kadere inanmamak mümkün değil. Orada olsaydım hayatımda bambaşka insanlar, bambaşka yerler ve bambaşka işler olacaktı. Hayata dair beslediğim umutlar ve beklediğim şeyler daha farklı olacaktı. Mekan denilen şey ne de çılgın değil mi? İnsan iki farklı yerde, iki farklı yörede bambaşka şeyler düşleyip bambaşka bir hayatın özlemini çekebiliyor.
Belki de insanoğlunun memnuniyetsizliğidir tüm bu düşüncelerin sebebi. Eksikleri doldurmaya çalışmak ve doyurulmayan şeyleri beklemekten gelen birşeydir belkide. Her ne olursa olsun, içinde bir özlem var, benim taa içimde. Bir özlem... Özlemek de anlamını kavuşmak ile kazanıyor. Sevdiklerimize, özlediğimiz herşeye bir gün, bir saat, bir an olsun kavuşma hayali geçiyorsa akıllarımızın bir köşesinden, bunun bütün manası hayattaki zıtlıkların varlığıdır. Düşünsenize bir, eğer bir an olsun kavuşmayı beklemeseydik, özlemenin ne anlamı olurdu bizim için. Hem de hiç bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir mekanda o anın gerçekleşeceği akıllarımızda bile yer edinemiyorken ne anlamı olurdu özlemenin? Özlemek ve kavuşmak.. İşte bütün mesele bu...

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Beklenen Şarkı




1953 yılı Sonku Film yapımı Beklenen Şarkı filmine bakıyoruz. O yıl ilk renkli Türk filmi olan Halıcı Kız da çekiliyor. Fakat yüksek maliyet gerektiren bu renkli film işi bir çok yapımcı tarafından 70'li yıllara kadar tercih edilemiyor. Beklenen Şarkı filminin çekimi için Cahide Sonku hanım büyük çaba sarf etmiş, henüz akademide gencecik bir öğrenci olan Zeki Müren'in babası Kaya Müren'i ikna etmek için. Eee ikna da etmiş tabi, filmin çekimleri yaklaşık olarak 6 ayı bulmuş. İşin sonucu ise gayet başarılı.


Zeki Müren radyoda Perihan Sözeri'nin yerine mikrofon başına geçtiği o akşam, herkesi mest etmişti. Herkes bu çocuğu merak eder olmuştu. Büyük bir etki yaratmıştı Zeki Müren. Üstelik İstanbul Radyosu sadece Marmara da dinlenebiliyormuş. Beklenen Şarkı filmi sayesinde halkın büyük bir kısmı bu harikulade sesli genci tanımak için fırsatını bulmuş. Bu yüzden iyi bir gişe yaptığı söyleniyor.

Bu filmde Zeki Müren'e Cahide Sonku, Jeyan Mahfi Ayral ve Bedia Muvahhit eşlik ediyor. Zeki Müren filmleri herkesin de tahmin edeceği gibi bir çok Zeki Müren şarkısını duyabileceğimiz nadide filmler. Zaten amaç da buydu sanıyorum. Bu film hem kulağa hem de göze hitap ediyor. Jeyan Mahfi Ayral yani Türkan da Yeşilçam'ın en büyük seslendirme sanatçılarından birisi. Filiz Akın, Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Meral Zeren ve daha birçok artiste sesiyle hayat vermiş bir hanım. Tiyatro sanatçısı Necdet Mahfi Ayral'ın kızı, ses mühendisi Rauf Tözüm'ün ise eşidir. İzlerken çok büyük keyif aldığım filmlerden birisidir. Bu filmin bir özelliği de Fakir genç-Zengin kız türünden çekilmiş ilk film olması ve tabi Zeki Müren'in de ilk filmi.

Unutulmaz birçok replik geçiyor tabi. Cahide Sonku ve Türk Sinemasında 'N'ayır, N'olamaz' replikleriyle hafızamızda yer edinen sesin de sahibi olan Abdurrahman Palay'ın ayrılık sahnesi... Ayrılmak zorundalar, adam sevdiği kıza bir şarkı besteliyormuş, onu avuçlarına bastırıyor.

-Vaktimiz dar bu gece gidiyorum..
-Anadoluya değil mi?
-Evet, herkes gibi. Bunu sana vermeye geldim. (yarım besteyi ellerine tutuşturur).
-Nedir o?
-Yarım bir beste. İkimiz için besteliyordum. O da aşkımız gibi yarım kaldı..
-Aşkımız gibi mi yarım kaldı? Neden böyle konuşuyorsun? O günden beri zaten nasıl yaşadığımı bilmiyorum
-Suss.. Artık bunları konuşmanın zamanı değil. Bu gece buraya seni son defa görmeye sana son sözümü söylemeye geldim. Beni bekleme!
- Beklicim, ömrümün sonuna kadar beklicim. Sen git benim kahraman sanatkârım. İsmini taşıyamadım aşkını taşırım, ölürsen duvaksız dulun olurum, kalırsan yanında kulun olurum, cepheden mektuplarını beklerim..

Filmin en güzel ve içli sahnelerinden biridir. Ve tabi bir diğer sahne de yıllar sonra yaşanan bir olaya ait. Zeki ve Türkanın babası arasında geçiyor. Türkan'ın babası, Zeki'ye Türkan'ı terk etmesi ve onu bir daha aramaması isteğini açıklıyor. Zeki, Türkan'ın babasının isteğini yerine getirmeye hazır, çünkü o da Türkan ile aralarındaki engellerin farkında...

-Vazifem nedir söyleyiniz yapıyım.
-Kızımdan suret-i katiyede uzaklaşmanız lazım. Böylesi ikiniz içinde daha iyidir. Bu iyiliğinizi unutacak değilim. (Masanın çekmecesinden çıkardığı çek defterini imzalar, Zeki durumun farkındadır).
-Kızınız beni bir daha göremicek bundan emin olabilirsiniz.Müsaadenizle efendim.
-(Adam çeki uzatır). Evladım şunu unuttunuz.
-Unutmadım efendim. Böyle bir teklife maruz kaldığımı hiçbir zaman unutmicim!
-Oh.. Yanlış anlamayın.
- Ben aşkımı satmıyorum, feda ediyorum, feda edilen bir hissin ücreti yoktur...


Herhalde Zeki'nin bu sözlerinden daha büyük bir tokat olamazdı. Genç kızların hayallerini süsleyen mert bir genç var. Saygılı ve sözünü sakınmayan. Hakaretler, yumruklar yok, sadece sözlerle yapılan bir savaş, en güzeli, en sevdiğimiz türden. Kendini ortaya koyuyor, inançlarından, sevgilerinden ve sevdiklerinden asla ve asla vazgeçmeyerek...

Filmde Zeki ve Türkan'ın engellerle dolu aşkı ve Zeki'nin, Türkan'ın annesinin yardımlarıyla şöhret basamaklarını tırmanışı anlatılmakta. Hepimizin de tahmin edeceği üzere Zeki Müren bu filmde çok genç, henüz 22 yaşında. Billur gibi bir sese sahip olan Zeki Müren'in taş plaklara şarkılar okuduğu o devir. Bu film de o devre tanıklık ediyor. Mutlaka izlenmesi gereken bir film. Hele bir de alaturka severseniz, eski şarkıları dinlemek isterseniz bir çoğunu bu filmde bulabileceksiniz. Müsadenizle... ;)

Bir Devre Tanıklık Eden Herşey...

Kimilerine yetişemedik ne yazık ki. Kimilerini ise yanı başımızdaymışçasına tanıdık, sevdik. Bize bazı bazı abartılı görünen sahneleri, replikleri vardı elbette. Belki de bazı şeylere olan inançlarımızın noksanlığıydı bu garipsemenin sebebi. Evet, bizi biz yapan o harikulade Yeşilçam filmlerimizden bahsediyorum. Büyürken elimizden tutarmış gibi, bizi saran o filmlerden... Özellikle siyah-beyaz devrin büyüsüne kapılmış biri olarak bu hazinenin farkında olmayışımızın acısıyla burkulmuş bir kalbe sahibim. Artık TV ekranlarının bile küskün davrandığı o siyah-beyaz devir, oyuncularıyla, rejisörleriyle, seslendirme sanatçılarıyla 2000'li yılların ziyadesiyle ilerisinde kalıyor. Son yıllarda yapılan filmlere bakıldığında o eski yılları özlememek mümkün değil. O eski sayılabilecek fakat bana göre hala tazeliğinden hiç birşey yitirmeyen filmlerdeki akustiği bugün yakalamak elbetteki mümkün değil. Kolay mı? Her biri ayrı bir rengini gösteriyor o yılların. Eski Amerikan arabalarının gezindiği sokaklar, ökçeli ayakkabılarıyla gezinen şapkalı hanımefendiler, briyantinli saçları, ince bıyıklarıyla bizi kendilerine hayran bırakan beyefendileriyle, hepimizin gönlünde taht kurmuş bir devir...