2 Ekim 2011 Pazar

Vakit Gecirmece Derken...

Vakit geçirmece derken, kitap okuyup müzik dinlemek klasik bir vakıadır çocuğumuz için. Bende kendimi D&R'da buluverdim tabi. Önceden araştırmıştım kitapları. Konusu ilginç geldiği için almak istediğim kitap 'Aklından Bir Sayı Tut'. Amma velakin bir cinayet romanı imiş ve dahası sıkıcı olabilme özelliğine de sahip. Üç veya dört gündür elimde yuvarlayıp duruyorum kitabı ve çoktan bitmeliydi. Evet bu kitap sıkıcı! Üstelik keyiflenmek için yanına koyduğum petit beurre bisküviler ve tarçınlı sahlepte amacıma ulaşmamda etkili olamadı, böyleyken inadım tuttu, bu kitap bitecek.
Bir yandan da Tolstoy'un Dirilişi beni ordan oraya savruyor. Klasikleri çok severek okumuşumdur ama bu kitabı da fazla ağır buldum. Ayrıntıları beni boğdu adeta ve adeta ve ve ve...

24 Eylül 2011 Cumartesi

Bugün Günlerden Zeki Müren...

Tam 15 yıl önce Trt İzmir Stüdyolarına gitmek için Bodrum'dan yola çıktı Nam-ı Diğer Sanat Güneşi. Günde otuzun üzerinde ilaç yutması gerekiyormuş fakat yolculuğa çıkarken bu ilaçların hiç birini yanına almamış, yalnızca dil altı tansiyon haplarını almış. O gün giydiği giysisine de 'Son Gece' adını vermiş, tabi biliyoruz ki Zeki Müren sahne kostümlerinin her birine kendince bir isim vermişti, o kara günde giydiği ise son gece adlı kostüm... Bizi bırakıp gitmeye kararlıydı besbelli Paşamız... Daha eski yıllarda doğmuş olmak isterdim, onu sahnede izleyip, avuçlarım patlayana kadar alışlamak zevkini duyamamış olmak büyük bir uhdeden çok derin bir eksiklik olacak içimde daima.

Zeki Müren sahnelerde adeta bir devrim yaratmış. Sahne tipi üzerinde bir pdyum kurarak dinleyicilerine daha yakın olmak istemiş. Refakatçi saz sanatçıları üzerindeki giysilerde büyük değişiklikler yapmış, ki bu şahıslar üstadlar ve Zeki Müren hiçbir zaman onlardan hürmetini eksik etmemiş, tatlı dilli ve saygılı oluşu, güzel üslubu ona kapıları açmış çoğu zaman. Bunların hepsi bir yana Zeki Müren muhteşem, pürüzsüz, duygu dolu o güzel sesiyle sevenlerini mest etmiş ve hayranları ile arasında çok kuvvetli bir bağ kurmuş. Sadece sesinin güzelliği değil, kibarlığı, saygısı ve bunun karşısında görmüş olduğu hürmet, sadakat ve saygınlık halk ile Zeki Müren arasında kuvveti tayin edilemez bir bağ kurmuş. Hiç birşey kolay değil tabiki, sahneden ayrılırken asla seyircilerine sırtını dönmemiş, düşünebiliyor musunuz bu saygıyı bu sevgiyi, nasıl müthiş bir şeydir. Şimdilerde ekranlarda yer kaplayan ve hatta dolup taşan, kendilerine 'Sanatçı' demek cür'etini gösterenlere yıllar verecektir en güzel cevabı. Zeki Müren seviliyor, dinleniyor ve asla da unutulmayacak, o ülkemizin ufuklarında parıl parıl parlayan Sanat Güneşimiz. Türk Sanat Müziğinin bu derece sevilmesinde haklı bir paya sahiptir Zeki Müren. Satırlara sığamayacak bir aşk ve hayranlıkla kendisine bağlıyım, tapıyorum yalan değil...
Zeki Müren'in birbirinden güzel besteleri ve yine birbirinden güzel filmleri var. İçlerinden birini izleyemedim ama onu da bir şekilde bulup izleyeceğimden eminim.
Tabi bir de plak koleksiyonum var, asla vazgeçmeyeceğim bir zevk bu benim için. 45'lik plakların yanında birkaç adet LP de elimde bulunmakta, tabi piyasa da longplaylerin uçuk fiyatlara satılıyor oluşları benim de durumumu güçleştirmekte. Zaten plakları biriktirmeye ve sevdiğim şarkıların plaklarının alarak bu koleksiyona başladığımdan beri 1 yıl geçmiş değil, yine de elimde hatrı sayılır bir plak stoğu var. Kim bilir belki de daha sonra taş plakları almaya girişirim. Taş plaklar daha bir pahalı, artık bu plakların güncel marketlerde piyasası kalmadığı için fiyatları el yakıyor. Longplayler azda olsa basıldığı için fiyatları biraz daha uygun, ama tabi basılanlarda eskiler gibi değil. 40 seneyi doldurmuş bir longplay 75 TL'den aşağı satılmıyor, bu da toplamayı biraz güçleştiriyor. Zaten bu tür şeyler hop diye tek seferde yapılacak işler değil, zamanla yavaş yavaş, fırsatını buldukça, maddi durumun izin verdikçe mümkün olabiliyor...Konu başka yerlere geldi tabi, musiki olunca mavzu bahis plaklardan bahsetmemek olmuyor.
Evet bugün günlerden Zeki Müren. Pek çoklarımız onu büyük bir sevgi, saygı ve muhabbetle anıyor, mütebessim yüzüyle hatırlıyoruz. Sizlerde onu anmaktan, şarkılarını dinlemekten vazgeçmeyiniz. Eninde ya da sonunda herkes bir Zeki Müren şarkısı dinleyip hülyalara dalıyordur, tarzınız ne olursa olsun hepiniz bir Zeki Müren şarkısı bilirsiniz. O zaman hep beraber büyük ustayı anıyoruz ve birbirinden güzel bestelerini de dinlemeyi unutmuyoruz...Sen çok yaşa Zeki Müren...

23 Eylül 2011 Cuma

Simdi Ben Diyorum Ya..

Şimdi ben diyorum ya ne varsa eskide eskilerde var. Öyle değil mi? Bir plağı alıp pikaba yerleştirdiğinizde odanızı hatta bulunduğunuz mekanı sıcacık yapan o soyut zevk başka nerede var? Öylesine bir zevk ki o gözlerde yaşa, kulaklarda adeta aşinalık yaratan bir sadaya dönüşür. Sonra o ses Zeki Müren olur, adeta ruhuna dokunur, pırıl pırıl parlar gözlerinde, yüreğinde, sonra Müzeyyen Senar olur, taş plaklar çatırdaya çatırdaya dönmeye başlar. Pikaptaki plak dönmeye başladı mı sen artık orada tek değilsindir. Sana özel şarkı söyleyen bir vardır hemen yanı başında. İyi ki yıllara dayanmış o güzel plaklar...

Notorious - Aşktan da Üstün


Cary Grant ve Ingrid Bergman müthiş bir oyunculuk sergiliyor, bir Alfred Hitchcock filmi olan 1946 yapımı Notorious'ta. Sanırsam çevirisi Aşktan da Üstün anlamına geliyor. Ajan olarak çalışmaya başlayan Alicia ile bilgileri ilettiği Devlin arasındaki gurur dolu aşkın yanında harika bir olay örgüsü içeren sürükleyici bir yapım. İzlenmesini tavsiye ederim, hem de şiddetle... :)

8 Eylül 2011 Perşembe

Bir Kadın Cinayeti...

Hukuk sistemimizde Nişanlanma-Evlenme-Boşanma evrelerinin her biri hukuki yaptırımlara bağlanmış durumda. Nişanlanma güzel ve sorunsuz evre, hatta insanların çoğu can atıyor bir an önce gerçekleşsin diye-tabi bunu tamamen aşk evliliği yapan çiftler için söylüyorum- ama fakat lakin aynı heyecanı taşımayan çiftler de yok değil. Gelelim ikinci evreye, ismi evlilik. Bir kadın ve bir erkek kanunlar altında birleşerek bir evde yaşamaya başlar ve bu da evliliktir. Kimilerine göre nişanlılıktan daha da eğlenceli, kimilerine göre ise zamanla hiçbir heyecanı kalmayan bir beraberlik. Hal böyleyken evlilik bazen katlanılmaz hale gelebiliyor. Bazen bu katlanılmazlıklara şahitlik eden minik insanlarda bulunabiliyor. Ah ne yazık onlara! Neyse. Son evre olan boşanmaya giden, bazen geri tepen bazen bu konudaki kararlılığında direnç gösteren nakavt olmuş evlilikler var. Sevgili ülkemizde nice evlilikler var ki böyle nakavt olduğu halde, bu birliğin öteki tarafında yer alan şahsiyeti, insanlar konuşa konuşa, usulünden hareketle ikna etmeye çalışmak yerine silahları konuşturuyorlar. Buradaki silah kavramını da tabi TCK m.6'ya göre tayin etmek mümkündür.

Kalp hizasında yaratılan kadın, her ülkede erkeklerden kısa boyludur, erkekler hep uzun boyludur. Bu da sanırım, kalp hizasında yaratıldı, sevilsin diye, sözünü doğruluyor. Herneyse, konuyu kadın cinayetlerine getirmeye çalışıyorum. Çok konuşmak belki fuzuli, her şey pür-i pak ki ülkemizde erkekler kadınların hizmetkarlıklarını ve zavallılıklarını kullanmayı alışkanlık bilmeye başlamış ki, kadın 'boşanmak istiyorum' dediği anda kesici, delici, patlayıcı ve sair silahlarla ölüme gönderiliyor. Sadece böyle bir saptama da bulundum. Bu erkekleri bu kadar cesur yapan nedir? Bu kadar cani yapan nedir? Böylesine düşüncesiz ve iktidar çılgını olabilmelerinin sebebi nedir peki? Bir gün bu kişiler hakkında bir araştırma yapmak isterim aslında. Merak ettiğim ve sormak istediğim çok fazla şey var aslında onlara. Kendime sormuyor muyum? Gayet tabi soruyorum, ama bir erkek bünyesinin ne tür bir olguyla hareket ettiğini saptamam imkansız, çünkü birbirimizden çok farklı yaratıklarız, bu aşikar. Ama tabi ki bazı sanrılarım var, hipotezlerim.

Büyük Usta Nazım Hikmet diyor ya;

"Ve kadınlar,
bizim kadınlarımız:
korkunç ve mübarek elleri,
ince, küçük çeneleri, kocaman gözleriyle
anamız, avradımız, yarimiz
ve sanki hiç yaşamamış gibi ölen
ve soframızdaki yeri
öküzümüzden sonra gelen"


Sadece bu satırlar bile anlatıyor, ülkemizde kadının değerini, evet kadının adı yok! Ne yazık ki. Dün öldürülen Fatmaydı, bugünkü Ayşe ve Belki yarın ki de Ayşe olacak ve isimler belki de hiç değişmeyecek...

Onlar aslında bu ülkenin herşeyi, çocukları büyüten, yediren içiren, evine bakan, yuvasını yapan dişi kuş ve tabi bir de kuşun kanadını kıranlar var, onlardan söz etmeye hacet yok tabi, onlar eli silah tutan ve hala ve hala insanların konuşarak anlaşan yaratıklar olarak yaratıldığını kavrayamayanlar. İşte bir kez daha : Ne YAZIK!!!

Yıllar önce Ajanslarda izlediğim bir haber aklıma geliyor. Karısına kendi böbreğini veren bir erkek... Şaşırmıştım, gerçekten! 2011 yılında daha alışılmış bir olay haline gelmeye başlayan ise Kadın Cinayet(ler)i... Nerden geldik nereye gidiyoruz çok merak ediyorum ve makus talihimizi yenebileceğimize inanmadığım bir konu hakkında yazı yazıyorum.

Kadın gibi hassas bir canlıyı öldürmek aslında o kadar kolay ki, bir sert bakış, bir kötü söz, bir soğuk tavır bile yeter bazen, hayır hacet yok silahlara. Ama o kadın bilir misiniz, küllerinden doğar her gün, yaşadığı her şeye inat, dipdiri ve yepyeni olabilmeyi başarır, eninde ya da sonunda...

27 Ağustos 2011 Cumartesi

Dikkatimi Çekenler...

Çok uzun olmadığının farkındayım, fakat faydalı olmasını ve amacıma hizmet ediyor olmasını umuyorum yaptığım uzun yürüyüşlerin. Hayli kalabalık olan semtler arası yürüyüş yapıyorum. Şişli - Cevahir AVM önünden Taksim Tünele kadar uzun bir yürüyüş parkurum var ve bu yolu Karaköy üzerinden Eminönü'ne kadar uzatma amacındayım. Tabi bu yol üzerinde seyir ederken gözüme ilişen birçok şey oluyor. Farklı insanlar, farklı tipler, yeni mekanlar, harikulade yapılar vs vs... Tek başıma İstanbul'u keşfediyorum. Hiç konuşmadan, sadece gözlerimle ve adımlarımla izliyorum yolu. Kendimi gerçekten iyi hissettiğimi söyleyebilirim. Yaptığım son yürüyüş gününde karşıma çıkan enteresan bir görüntüden bahsetmek istiyorum. Taksim Gezi Parkının Elmadağ yönünde yol üzerinde bir tabela var. 'Modern WC' yazıyor üzerinde. Bu güzargah üzerindeyken, elinde profesyonel fotoğraf makinesi ile bu tabelayı fotoğraflayan bir adam gördüm. Komik geldi bana. Neyi düşünerek çekti acaba?
İstiklal caddesinde tam da Galatasaray civarındayken bir elinde telefon öteki elinde ise büyükçe bir kağıt olan tıknaz, kel, gözliklü bir adamın yürüdüğünü gördüm. Hafif bir rüzgar esiyordu, birden şiddetlendi ve adamın elindeki kağıdıda uçurdu. Adam şaşkınca kağıdın arkasından bakakaldı, daha sonrada kağıdın peşine düştü. Bu da beni güldüren bir manzarayıd. Daha nelere rastlayacağım acaba?

21 Ağustos 2011 Pazar

Bir Muhabbet Kusu...

İlk plağını dolduruyormuş, Şükrü Tunar'ın Bir Muhabbet Kuşu adlı paçasını okumuş. Sahneye ilk kez çıkıyormuş, Var mı Hacet isimli Hicaz şarkıyı okumuş. Kalpleri çoktan fethetmiş ve fethetmeye de her daim devam etmiş. Yıl 2011, yani Zeki Müren 80 yaşında ve o 1996 yılında yani 15 yıl önce aramızdan ayrıldı. Hala şarkılarının dinleniyor, sesini duyan insanlarda hüzün, neş'e ve sair birçok duygu içerisinde med-cezir yaşıyor olması asla bir rastlantı değil.
Eee böyleyken insan düşümeden edemiyor. Gerçek sanatçı kimdir, O nasıl biridir, ne yer ne içer, en önemlisi de hangi şarkıları söyler, ne kadar çalışır, işini ne kadar severek yapar? Bu soruları artırmak mümkündür sanıyorum. Bana göre gerçek sanatçı, zamana meydan okuyabilen, dur durak bilmeyen, çalışkan, ve güzel sesli olmalıdır. Tabi bu saydıklarımı şarkıcı olanlar hakkında söylüyorum.
Zeki Müren bamaşka bir sanatçıymış bana kalırsa. Piyasa şarkılarını okumayarak başlamış bu serüvene. Dede Efendiler, Itriler onun yoluna ışık tutan en büyük sanatçılar olmuş. Zeki Müren'in de zaman içerisinde bu serüveninde değişiklikler olmuş. Piyasa şarkılarını okumuş ve tabi daha sonra, -ki bu bahsedeceğim onun son sanat yıllarına tekabül etmektedir- birçok TSM sanatçısı gibi o da fantazi şarkılar okumaya başlamış. Ama herşey yakşıyor ona. Her zaman dinleyicilerini etkilemeyi başarmıştır Zeki Müren... Bir Zeki Müren bir daha gelmez, onun sanatının yakınından geçen biri bile gelmez zaten...
Boşuna dememişler, Giden Gelmiyor...

Bahar Meltemi...

Sıcak günler geride kaldı sanıyorum. Havaların fazla sıcak olması bana iyi gelmiyor, bunu biliyorum. Sıcak bile olsa tatlı bir rüzgar esmeli, bu olmazsa olmaz benim için. Ege'de denizin, rüzgarın, hanımelinin, begonyaların, portakalların kokularıyla insana adeta bir cümbüş yaşattığı bir yerde doğdum. O denizden gelen tuzun kokusu sarar ya insanı, büsbütün ruhunuza işler. İşte öyle bir yerden gelmiştim. Çakılıp kaldık İstanbul denilen, kimine saray kimine harabe olan bu şehrin bir ucuna bizde. İstanbulda olduğum sürece hayata dair benim için hiç birşeyin değişeceğine inanmıyorum.

Her yer insanla güzeldir elbetteki, lakin İstanbul insanı boğar bir vaziyette, artık şairlerin aşık olduğu, sevgililerin Çamlıcada birbirlerini beklediği, Küçüksu'da bir bakışmak için kendilerini feda ettiği şehir değil burası. Elbetteki güzel, ama bu kadar ağırlık İstanbula bile fazla geliyor eminim. Peki ya suç kimde? İstanbul İstanbul dedik de, Nasrettin Hoca demiş ya, 'Hırsızın hiç mi suçu yok?' var tabi, olmaz mı? Ne diye yığıldık hepimiz bu şehre? Mesela ben, Ege'de o minik şehrimde yaşasaydım ve belki birgün hayattan ümidimi henüz kesmemişken orada teslim etseydim ruhumu. Günlerimi dolduracak başka şeyler bulsaydım. Balık tutsaydım mesela ya da ağaçlardan meyveler, tarlalardan taze, güzel kokulu sebzeler toplasaydım. Bu kadar düşleyip bunca şey yazdıktan sonra kadere inanmamak mümkün değil. Orada olsaydım hayatımda bambaşka insanlar, bambaşka yerler ve bambaşka işler olacaktı. Hayata dair beslediğim umutlar ve beklediğim şeyler daha farklı olacaktı. Mekan denilen şey ne de çılgın değil mi? İnsan iki farklı yerde, iki farklı yörede bambaşka şeyler düşleyip bambaşka bir hayatın özlemini çekebiliyor.
Belki de insanoğlunun memnuniyetsizliğidir tüm bu düşüncelerin sebebi. Eksikleri doldurmaya çalışmak ve doyurulmayan şeyleri beklemekten gelen birşeydir belkide. Her ne olursa olsun, içinde bir özlem var, benim taa içimde. Bir özlem... Özlemek de anlamını kavuşmak ile kazanıyor. Sevdiklerimize, özlediğimiz herşeye bir gün, bir saat, bir an olsun kavuşma hayali geçiyorsa akıllarımızın bir köşesinden, bunun bütün manası hayattaki zıtlıkların varlığıdır. Düşünsenize bir, eğer bir an olsun kavuşmayı beklemeseydik, özlemenin ne anlamı olurdu bizim için. Hem de hiç bilinmeyen bir zamanda, bilinmeyen bir mekanda o anın gerçekleşeceği akıllarımızda bile yer edinemiyorken ne anlamı olurdu özlemenin? Özlemek ve kavuşmak.. İşte bütün mesele bu...

20 Ağustos 2011 Cumartesi

Beklenen Şarkı




1953 yılı Sonku Film yapımı Beklenen Şarkı filmine bakıyoruz. O yıl ilk renkli Türk filmi olan Halıcı Kız da çekiliyor. Fakat yüksek maliyet gerektiren bu renkli film işi bir çok yapımcı tarafından 70'li yıllara kadar tercih edilemiyor. Beklenen Şarkı filminin çekimi için Cahide Sonku hanım büyük çaba sarf etmiş, henüz akademide gencecik bir öğrenci olan Zeki Müren'in babası Kaya Müren'i ikna etmek için. Eee ikna da etmiş tabi, filmin çekimleri yaklaşık olarak 6 ayı bulmuş. İşin sonucu ise gayet başarılı.


Zeki Müren radyoda Perihan Sözeri'nin yerine mikrofon başına geçtiği o akşam, herkesi mest etmişti. Herkes bu çocuğu merak eder olmuştu. Büyük bir etki yaratmıştı Zeki Müren. Üstelik İstanbul Radyosu sadece Marmara da dinlenebiliyormuş. Beklenen Şarkı filmi sayesinde halkın büyük bir kısmı bu harikulade sesli genci tanımak için fırsatını bulmuş. Bu yüzden iyi bir gişe yaptığı söyleniyor.

Bu filmde Zeki Müren'e Cahide Sonku, Jeyan Mahfi Ayral ve Bedia Muvahhit eşlik ediyor. Zeki Müren filmleri herkesin de tahmin edeceği gibi bir çok Zeki Müren şarkısını duyabileceğimiz nadide filmler. Zaten amaç da buydu sanıyorum. Bu film hem kulağa hem de göze hitap ediyor. Jeyan Mahfi Ayral yani Türkan da Yeşilçam'ın en büyük seslendirme sanatçılarından birisi. Filiz Akın, Türkan Şoray, Fatma Girik, Hülya Koçyiğit, Meral Zeren ve daha birçok artiste sesiyle hayat vermiş bir hanım. Tiyatro sanatçısı Necdet Mahfi Ayral'ın kızı, ses mühendisi Rauf Tözüm'ün ise eşidir. İzlerken çok büyük keyif aldığım filmlerden birisidir. Bu filmin bir özelliği de Fakir genç-Zengin kız türünden çekilmiş ilk film olması ve tabi Zeki Müren'in de ilk filmi.

Unutulmaz birçok replik geçiyor tabi. Cahide Sonku ve Türk Sinemasında 'N'ayır, N'olamaz' replikleriyle hafızamızda yer edinen sesin de sahibi olan Abdurrahman Palay'ın ayrılık sahnesi... Ayrılmak zorundalar, adam sevdiği kıza bir şarkı besteliyormuş, onu avuçlarına bastırıyor.

-Vaktimiz dar bu gece gidiyorum..
-Anadoluya değil mi?
-Evet, herkes gibi. Bunu sana vermeye geldim. (yarım besteyi ellerine tutuşturur).
-Nedir o?
-Yarım bir beste. İkimiz için besteliyordum. O da aşkımız gibi yarım kaldı..
-Aşkımız gibi mi yarım kaldı? Neden böyle konuşuyorsun? O günden beri zaten nasıl yaşadığımı bilmiyorum
-Suss.. Artık bunları konuşmanın zamanı değil. Bu gece buraya seni son defa görmeye sana son sözümü söylemeye geldim. Beni bekleme!
- Beklicim, ömrümün sonuna kadar beklicim. Sen git benim kahraman sanatkârım. İsmini taşıyamadım aşkını taşırım, ölürsen duvaksız dulun olurum, kalırsan yanında kulun olurum, cepheden mektuplarını beklerim..

Filmin en güzel ve içli sahnelerinden biridir. Ve tabi bir diğer sahne de yıllar sonra yaşanan bir olaya ait. Zeki ve Türkanın babası arasında geçiyor. Türkan'ın babası, Zeki'ye Türkan'ı terk etmesi ve onu bir daha aramaması isteğini açıklıyor. Zeki, Türkan'ın babasının isteğini yerine getirmeye hazır, çünkü o da Türkan ile aralarındaki engellerin farkında...

-Vazifem nedir söyleyiniz yapıyım.
-Kızımdan suret-i katiyede uzaklaşmanız lazım. Böylesi ikiniz içinde daha iyidir. Bu iyiliğinizi unutacak değilim. (Masanın çekmecesinden çıkardığı çek defterini imzalar, Zeki durumun farkındadır).
-Kızınız beni bir daha göremicek bundan emin olabilirsiniz.Müsaadenizle efendim.
-(Adam çeki uzatır). Evladım şunu unuttunuz.
-Unutmadım efendim. Böyle bir teklife maruz kaldığımı hiçbir zaman unutmicim!
-Oh.. Yanlış anlamayın.
- Ben aşkımı satmıyorum, feda ediyorum, feda edilen bir hissin ücreti yoktur...


Herhalde Zeki'nin bu sözlerinden daha büyük bir tokat olamazdı. Genç kızların hayallerini süsleyen mert bir genç var. Saygılı ve sözünü sakınmayan. Hakaretler, yumruklar yok, sadece sözlerle yapılan bir savaş, en güzeli, en sevdiğimiz türden. Kendini ortaya koyuyor, inançlarından, sevgilerinden ve sevdiklerinden asla ve asla vazgeçmeyerek...

Filmde Zeki ve Türkan'ın engellerle dolu aşkı ve Zeki'nin, Türkan'ın annesinin yardımlarıyla şöhret basamaklarını tırmanışı anlatılmakta. Hepimizin de tahmin edeceği üzere Zeki Müren bu filmde çok genç, henüz 22 yaşında. Billur gibi bir sese sahip olan Zeki Müren'in taş plaklara şarkılar okuduğu o devir. Bu film de o devre tanıklık ediyor. Mutlaka izlenmesi gereken bir film. Hele bir de alaturka severseniz, eski şarkıları dinlemek isterseniz bir çoğunu bu filmde bulabileceksiniz. Müsadenizle... ;)

Bir Devre Tanıklık Eden Herşey...

Kimilerine yetişemedik ne yazık ki. Kimilerini ise yanı başımızdaymışçasına tanıdık, sevdik. Bize bazı bazı abartılı görünen sahneleri, replikleri vardı elbette. Belki de bazı şeylere olan inançlarımızın noksanlığıydı bu garipsemenin sebebi. Evet, bizi biz yapan o harikulade Yeşilçam filmlerimizden bahsediyorum. Büyürken elimizden tutarmış gibi, bizi saran o filmlerden... Özellikle siyah-beyaz devrin büyüsüne kapılmış biri olarak bu hazinenin farkında olmayışımızın acısıyla burkulmuş bir kalbe sahibim. Artık TV ekranlarının bile küskün davrandığı o siyah-beyaz devir, oyuncularıyla, rejisörleriyle, seslendirme sanatçılarıyla 2000'li yılların ziyadesiyle ilerisinde kalıyor. Son yıllarda yapılan filmlere bakıldığında o eski yılları özlememek mümkün değil. O eski sayılabilecek fakat bana göre hala tazeliğinden hiç birşey yitirmeyen filmlerdeki akustiği bugün yakalamak elbetteki mümkün değil. Kolay mı? Her biri ayrı bir rengini gösteriyor o yılların. Eski Amerikan arabalarının gezindiği sokaklar, ökçeli ayakkabılarıyla gezinen şapkalı hanımefendiler, briyantinli saçları, ince bıyıklarıyla bizi kendilerine hayran bırakan beyefendileriyle, hepimizin gönlünde taht kurmuş bir devir...